12 Mayıs 2010 Çarşamba

o'na

şarap sevmediğimi hatırlıyorsun di mi? lise sondayken çok içiyordum, o da sadece kırmızısını. beyaz şarabın olayını zaten hiç anlayamamışımdır, onu nasıl içiyorlar onu da bilmiyorum. kırmızının yine tadı güzeldi, bir karizması da yok değil.

yeni kadehler aldım geçen gün iki tane, içine şarabı da koyup ışığa doğru tutunca çok eğleniyorum. sırıtıyorum öyle kendi kendime. görüntüsü çok güzel ama beni artık gram sarhoş etmiyor, lisedeyken de etmiyordu. öyle içiyorum vişneli su gibi, kekremsi bir tadı var onu seviyorum. ama inan yegane içme sebebim rengi ve karizması yani. içtiğimde fransız şarabı değil hani, ama yine de güzel.

bugün çok merak ettim seni. elim elli kere gitti telefona. arayamadım, beklenmeyen bir durum değil. bir şekilde sıkıntılı durumlardan sıyrıldığını düşündüm, beklenen durum buydu. merak fena bir şey, çok merak ediyorum durumunu.

bana yazdığın eski yazılara sardım iki gecedir. tam da okuyacak kitap kalmadığında imdadıma koştular, cümle cümle koklayarak okudum. genelde kavga sonrası yazdıklarını bile tebessümle okuyabildim, ne manyak şeylerden kavga çıkartabildiğimizi düşündüm. yavan okumak üzmeye başladı bir süre sonra, arkasında çalacak bir parça bulmak gerekiyordu. winamp shuffle mucizesi yine devreye girdi, amy winehouse – wake up alone u duyduğumda bu mucizeye bir kez daha inandım.

eskiden ne güzel uzun uzun yazıyormuşum sana, ne bok yemeye sonraları bundan vazgeçtik hiç bilmiyorum. bilmiyorum ama kesin benim bok yememdir ondan eminim. mesela ehliyet sınavın öncesinde yazdığım başarılar metnini okudum, kesmedi bir daha okudum. çok güldüm. sence de biraz bukowski havasında yazmamış mıyım?

“geçen gün çizdiğin sahil isimli şaheser gibi bi hayat istiyorum
okey tavla kitap alkol”

sırf şu iki satır yazı için bile böyle düşünebilirim. şimdi anlaşıldı bu adamı niye bu kadar çok sevdiğim! tamam, bukowski kadar olmasa da yine bir bitik imajım yok değil, bunu şu an da inkar edemezsin..

...

bu sabah kalktığımda aklımda yoktun, diğer günlere istinaden şaşırılacak bir durumdu bu. aklıma da gelmediğinden bunun iyi ve kötü taraflarını görmemiştim ben. sonra bizim bi boka yaramayan bakkal hatırlattı seni bana. bakkal, seni.. gülme. şöyle oldu; bir paket sigara istedim efendice. sen dün akşam almamış mıydın diye sordu ne haddineyse. sonra domino taşları gibi “dün gece? > çok sigara > alkol > özlem” diye patır patır belirdi her şey. sadece sigarayı alıp çıktım oradan, light colamı öteki bakkaldan aldım. yarın sabahta ondan sigara almamaya karar verdim.

ofiste haber sitelerine göz atıyordum. bilirsin işte, çalışıyormuş ayağına çatır çatır surf yapıyorum yine.. senin takımın haberlerine ilişti gözüm. anlaşıldı, bugün gözümün önünden çıkmayacaktın yine. tekrar anlattırma bana işte, ntvspor > emre aşık > gs durumu oldu. loliganlıkların geldi aklıma bunda da. ben mor forma giymem diye bağırıyordun bana hatırladın mı? hem de gecenin dördünde bunu haykırıyordun bana. “dayanamayacağım! bu ülkenin adı türkiye.” mesajını gördüm sonra tekrardan. nasıl bir kafa yaşamışız biz seninle diye düşündüm, anlatsan birine anlam veremez. o kadar ciddi yazmışsın ki, okurken yine çok fena tırstım. aslında sen sinirliyken ben hiç tırsmıyorum bak, daha önce de söylemiştim sesin inceliyordu tamam ama, korkutmuyordu bu beni. aksine hayvanlar gibi hoşuma gidiyordu. hep seni kızdırasım geliyordu. hoşuma giden şeyler için neler yaptım ben sana böyle di mi? yine aynı gecenin dörtlerinde uyandırıp konuş benimle diyen ayrı bi manyakta bendim, başkası değil. neden? uykusuzken çok tatlıydın. hep uykusuz kal istiyordum..

ahını almışım gibi şimdi ben hep uykusuz kalıyorum.
hep ben sinirli dolaşıyorum,
hep ben küfrediyorum,
ota boka söyleniyorum.
bi’ tane de şiir yazdım sana,
ama bu yazı gibi kayahan tarzı olmadı merak etme.

üçüncü gün

altı bira ve biraz vodka, yazmam için gerekli olan bütün özgüveni sağlıyordu bana. ilham diye bir şeye inanmıyordum artık; insan içinde bir şeyleri biriktiriyorsa yazabilir diye düşünüyordum. öyle de oluyordu. gerisi hikayeydi;

hep samimi olanları sevdim. şair ya da şarkıcı söylediklerinde biraz samimiyet varsa ben sarılıyordum. bu dinlediğim müzikten, okuduğum romanlara kadar değişmiyordu. belki de beni kandırıyorlardı, olsun. bu bile benim için yeterliydi ve aradığım hazzı yakalayabiliyordum.

samimi hatunları sevdim; içten gülenleri, içten sevenleri.. hiçbirinde de yanıldığımı düşünmüyorum. sonradan boka sarmış olması bu gerçeği değiştirmiyordu. onlar belki değişebiliyordu ama, o içtenlik asla değişmiyordu. zaten “biten” hiç bir şey istediğim gibi olamazdı, bunu böyle beklemek de aptallıktı. ben de beklemiyordum. aptallığı sevmiyordum.

depresyon mu? benim hiç kaçmadığım bir durumdu bu. kaçan insanları da anlayamıyordum zaten. bir ilişki biterdi, bu normal. herkes niyeyse o boşlukta normal gözükmeye çalışıyordu. yoktu böyle bir şey, uzun ilişkiler sonrasında ne gibi boşlukar oluyordu zaten? bir süre ambale yaşıyordun, alkol ve sigara tüketimin biraz artıyordu. ben bunu söyleyince hemfikir olan insanlar, nasiat olarak söylediğimde beni duygusuz sanıyordu. hayır, benim de duygularım vardı. ben de acı çekiyorum, ama bundan kurtulmaya çalışmıyorum.

tabii ki özleyeceksin, keşkeli bol cümleler çıkacak ağzından.. müzik dinlemek, keyiften ziyade işkenceye dönüşecek. uyuyamayacaksın. rahat uyuyorsan nerede kaldı senin o büyük aşkın? susmayı, inzivaya çekilmeyi ve acı çekmeyi bileceksin. zor olan kısmı bu değil ki, asıl zor olanı bu hissetiklerin uzun bir süre seninle beraber olacak ve sonra bambaşka ve tertemiz duygular beslemeye başlayacağın birini bulacaksın. asıl adama koyan buydu.

birilerini terk edebilirdin, terk edilebilirdin. bunun gurunu yapmak, ufak hesapların peşine düşmek gibi geldi hep bana. asıl dert olanı sonrasıydı. ilk haftan zehir olacaktı, ilk bir ayın, en olmadı bir sene sonrası. ya sonrası? sonrası normaldi. yine gülüşünde parlaklık hisseden birini buluyordun. ondan öncesi tamamen “yalandı”. yalan mıydı? değildi. zaman burada ibnelik yapıyordu, senin o kelimelerle ifade edemediğin sevgini alttan alttan eritiyordu. bundan kaçış yoktu, ya da ben hiç bulamadım razıyken öyle yaşamaya.

bundan kaçmak mıydı doğru olan, yoksa karşı tarafın seni “garanti” gözüyle görmesi miydi? bence birinci olanı her daim doğruydu. bir şeyleri zorlamaya başladığında -insanız biz, değerin azalıyordu. karşı taraf ya da sen, diğer tarafı garanti olarak görmeye başladığında ortada ne aşk kalıyordu ne de gurur. kötüydü bu, hep tiksindim bundan. “nasıl olsa arar, nasıl olsa bırakmaz” tarzı bahaneler diğer tarafın ömründen tüketiyordu. bu muydu doğru olan? değildi. vakti geldiğinde çekip gitmesini bilmek gerekiyordu.

geriye kalanlar o süre zarfında yanında oluyordu. beraber dinlediğin şarkılar, yazılan şiirler, oynadığın oyunlar, aşk oyunları.. hepsi seninle bir süre daha beraberdi. onunla güldüğün, eğlendiğin anlar sanki planlanmış gibi gündelik yaşamında rastgele çıkıyor ve seni istemeden gülümsetiyordu. karşındaki telaşla başka bir şey anlatıyorken sen o’nu düşünüyordun. bunu inkar etmek kadar saçma bir şey var mıydı? bu durumun bir telafisi yoktu, olamazdı da.

şanslıysan ağlayabilirdin. ahlarla vahlarla beraber ağlayabiliyorsan işin çok kolay. ama bunu yapamıyorsan omzundaki yük çarpı beşti. çarpı yüz de olsa, en azından sessizce bitmişti bir şeyler. mutlak doğrusu buydu bu işin. yoksa istediğin kadar parala kendini, kahvaltı yapmadan içmeye başla. ne mi değişiyor? ben sana söyleyeyim; miden ve ağzın birbirine yapışıyor, o kadar. acı aynı acı.

...

yine böyle bir dönemde bukowskiye sardım ben. adını sıkça duyuyor ve şiirlerini beğeniyordum ama, bağlanma korkusu sanırım onda bile devreye giriyordu. ama elde avuçta bir şey kalmamıştı, başladım okumaya onu. ikinci sayfada bağlandım.. çoğunlukla bizi anlatıyordu işte, anlatmasa da ben bizi düşünüyordum. zaten biri tuvaletle ilgisini anlatsa bile ben seni düşünüyordum. ben seviyordum, konu bahaneydi.

yine de çok üzgün değildim. biraz yukarılarda söyledim, ötekisi adama daha da koyuyordu. bir ilişki gerçekten bitiyorsa, iki tarafta hak ettiği değeri görmeli. ben seni şu an arasam, “aşkımdan ölüyorum” desem.. ne değişir? değişmez. sen sonra konuşalım dersin, olan benim o minik gururuma olur. piç olur o. en baştan beri anlatmak istediğim buydu. gerek yok buna, hiç ama hiç gerek yok.

zaman düşüyordu ellerimden yere. zamanın geçmesi benim için en büyük zaferdi, her şey o zaman normalleşmeye çalışıyordu. seni tekrar elde edebilmek için yapamayacağım bir şey yoktu ya hani, zamanın geçmesi içinde yapamayacağım hiçbir şey yoktu. sabah olduğunda hem üzülür hem sevinirdim ben, o uykusuz geceden bir şekilde kurtulmuştum ama önümde kocaman bir gün vardı.. zordu işte bu, zor. kitap okuyordum saatlerce, abuk subuk tv programları izliyordum. içtiğim sigaranın haddi hesabı yoktu, bir önemi de yoktu. sen bencildin artık, ben geride kalamazdım. unutmam için ne gerekiyorsa yapıyordum.. zorundaydım.

belki de,

en güzeli böyleydi..

ilk gün

telefonu uzakta olduğu için daha yakın olan kumandadan televizyonu açarak her yerinde son dakika yazan ekranda saati aradı gözleri. yine saat 6 küsürlü bir şeydi. kendini her zaman uykucu olarak adlandıran bu adam, niye çok uzun bir süredir uyku problemi çekiyordu. duyduğunda “öf” dediği olaylar, artık ona da etki mi ediyordu. bunu o an düşünemedi ama, afyonu patladığında düşünecekti.

banyoya gitti. her sabah uyandığında ilk iş banyoya gitmekti, işe gitmiyorsa ve yatakta uyuyan geceden kalma bir misafiri yoksa o gün yüzünü de yıkamazdı. o günde yalnız olduğu günlerden biriydi, işe de gitmiyordu. yıkamadı yüzünü. sonradan fark etti, yine refleks olarak yolda telefonu cebine de atmıştı. amaçsızca oturdu klozete, telefonun tuş kilidini açıp gelen giden bir şey var mı diye baktı. olmadığı fark ettikten sonra ilk düşündüğü “dün çok mutluyken, gece ne oldu da yine bi başıma kaldım? bu telefonda niye günaydın mesajı ya da cevapsız çağrısı yok ki?” sorusuydu. yüzünü yıkasaydı belki uyanıp kahvaltıyı düşünecekti, günü o kadar erken piç olma potansiyeli taşımayacaktı. soru güzel ve netti ama, aynı şekilde bir cevabı yoktu. -ki ilişkilerinde hiç bir zaman netlik adına bir şey yoktu ya, neyse. artık sorun ben de sanırım diye mızmızlanmaktan da sıkıldığından, ne büyük ne de küçük tuvaletini yaptığı o klozetten kalktı.

kahvaltıyı düşünme sırası gelmişti gelmesine ama, o kendini bildi bileli sabahları hemen kahvaltı yapamazdı. canı sigara istiyordu, ama akşam deli gibi alkolle tükettiğinden onun kokusunu dahi duymak istemiyordu. bilgisayarını açtı hemen bok varmış gibi. firefoxtaki tablarda açık olan son 3 aydır aynıydı zaten. maillerine baktı spamleri söylenerek sildi, ekşide mesaj ışığıda yanmıyordu, facebookta videodan izleyecek bir şey yoktu. gözü yine o’nun aktivitelerine takıldı. tuvalette niye mesaj yok diye hayıflanmıştı ya, meğer o mesaiyi facebooka harcamıştı. yine onlarca fan sayfası, yersiz yorumlar.. işgal etmişti anasayfayı. bir süre anlamsız baktıktan sonra winampı açıp gitti tekrar kanepesine.

bugün ne yapsam diye düşündü, olur da biri ararsa planı yokmuş gibi gözükmek istemiyordu. kitap okurum diye düşündü, ama götünü kaldırıp yeni kitap almamıştı. kaldırmadığı gibi netten siparişte vermemişti. dergiyi gördü sehpadeki, onu inceledi bir süre. saat yediyi biraz geçince balkona kumrular gelmeye başladı yine. öf dedi bir kere daha, öf. guguuk guk guk diye ömürlerini yemişti, ama artık buna söylenme gereği duymuyordu. çıktı balkona hışt pışt diyerek kovaladı hepsini. sonra tam kıçını dönüp devam edecekken balkonun tepesindeki dalları fark etti. normalde “ibneler uyutmuyor bir de balkona yuva yapmaya başlamışlar” diye düşünecekken; belki evde tek olmasının verdiği o yalnızlıktan, belki o’nun artık aramamasından, belki de tamamen üzülecek bir şeyler aradığından yarım ağız gülümseyerek duygusal bir şekilde baktı yuva inşaatına. aklına uykudan yeni kalktığı ve saçının başının darmadağan olduğu geldi, elalem böyle görmesin diye sıvıştı tekrar içeri.

hiçbir şey yapamadan saat öğlen oldu. tamamen zorunluluktan bir şeyler yedi, sigarayı yaktıktan sonra yine elini telefona attı. yoktu işte ekranda bir bok, zaten gelen giden olsaydı o sesi duyacak mesafedeydi hep. çıkıyım ben ya dedi, çıkayım şu evden. havanın güzel ya da kötü olması onun evden çıkmasına etki etmiyordu, güneşi görünce de dışarı atlamazdı zaten. ev kokmasın diye kül tablalarını ve boş bira kutularını tansaş torbalarına doldurup çıktı evden.

günün fon müziğini düşünürken sahile inmişti bile. sahil yine çekirdekçi doluydu, orda ona huzur yoktu. zaten her yerde çiftler sevişiyor, ona bi sen sevişemiyorsun çünkü dün gece bir bok oldu ve yine yalnızsın mesajını haykırıyordu bu çiftler. sahi dedi, ne oldu yine? iyiydik lan biz?

hayatına giren her kadın asiydi. o hep “zuhal olcay” sadeliğinde ve dinginliğinde kadın arasa da hepsi de ateşliydi. hiç susmazlar, gurur ve trip yaparlar, küfür ederler ve laflarını esirgemezlerdi.. bundan hiç kurtulamadı. aslında bir kere kurtulmuştu ama, bu seferde o duruma alıştığından çok bayat gelmişti o ilişkisi. neyse, çiftlerin bakışları artık o kadar rahatsız etmişti ki, dayak yemeden ordan kaçmayı düşündü. tekrar eve dönme kararını verdi, ama hemen öncesinde süpermarketten bir şeyler alıp bir de eline gazete sıkıştıracaktı. bu gazeteyi niye aldığını hiç anlamıyordu, zaten uzun yazıları ya da ekonomi sayfasına göz atmayacak sadece manşetlerle ilgilenecekti. kaldı ki bilgisayar başındayken 50 kere giriyordu o haber sitelerine. olsundu, eve yakışıyordu o gazete. yeşilliğiydi o evin. bira içmek istemişti canı, hayda ne birası derdi yanında biri olsaydı. zaten artık adam gibi bira içemediğinden bu fikrin saçma olduğunu düşündü, şişelerde kalan bi miktar viski ve votkayı direk içti. sarhoş etmeyecekti bu, amaç zaten sadece alkol alıp o depresyon gününe yakışır şeyler yapmaktı. öyle de oldu, sadece ağzının tadı bozuldu. saatte bir bok yapmadan 18.00 a yaklaşıyordu, bir gün daha piç olmuştu.

yeter ya dedi, bu yıllar bir daha gelmeyecek diye düşündü. o gün hiç başkasını düşünmemişti ama yine aklında başkalarını düşünmekten hayatını piç ettiği sonucu geçti, kendi de buna inanmasa da tam olarak bu geçti. ilk iş kıçını kaldırıp ne zamandır okumak istediği kitapların siparişini verdi internetten. canı yazı da yazmak istiyordu. seviyordu onu, ne yazdığının önemi olmasa da wordde sayfalarca yazı yazdığını görmek onu mutlu ediyordu. ilk aşkının “sen kesin bir dergide editör olursun” öngörüsü geldi aklına, zaten aklına anca bu geliyordu o ilişkiden. aslında bir de elektro gitar almak istiyordu bu adam, çalacağından değil. ama herkes bateriyi çalabileceğini düşünür ya niyeyse, o bu düşünceden geçmiş hiç denemediği halde onu çalıp bitirmiş gibi elektro sevdasına tutulmuştu. aman dedi, kim gidecek şimdi taa best buy'a. en iyisi kafayı boşaltmak için yazı yazmaktı. zaten alkol artık kafayı boşaltmıyordu, bunu beceren aktivitelerden en iyisi bulaşık yıkamak ve yazı yazmaktı. yazdı yazısını, cümle içlerinde belirtmese de yine özledi o çok değer verdiği kişiyi. küfür etti, o küfürleri sadece kafasında geçirip ekrana dökmedi.

ne olduysa o günü öyle bitirip, wordde bir şeyler yazıp tekrar uykuya dalmayı denedi... bir gün istediklerine kavuşacaktı, o süreye kadar saçmalamaya devamdı.

başlıyoruz

epeydir uzun uzun yazdığım, ekşi sözlükte ekşi roman başlığında paylaştığım yazıları sırayla buraya atacağım lan blog. dursun di mi? dursun dursun..

7 Mayıs 2010 Cuma

ao

naber lan blog? yuh, aylar geçmiş ben daha yeni bir şeyler yazıyorum sana. diğer bloglarımın adreslerini kimse görmesin diye gizlemeye çalışırken gün itibariyle ben bile unutmuş durumdayım. olacak iş mi?

neyse blog, bugün bir şiir yazmaya çalıştım. üstelik sarhoşta değilim, zaten olamayacağım da.
yazayım dedim buraya, bulunsun. benim yazacağım şiir bu kadar oluyor, yapacak bir şey yok;

Yarım
Yarım bırakmak benim kötü bir alışkanlığımdı;
yediğim yemeği, izlediğim filmi, okuduğum kitabı.
seni yarım bıraktım diyemiyorum bile,
hem daha yüzünü bile görmeden nasıl söylerim?
bakkal bile seni sigara alırken her gün görüyorken,
ben göremiyorum.
şimdi dönüp baktığımda,
aslında bütün kavgalarım da buydu.
birileri senin o melek yüzünü her gün görüyordu,
kızdığında sert suratından korkuyordu,
güldüğünde gözlerinin parıltısını fark edebiliyordu.
ama ben, ben sadece rüyalarda görebiliyordum.
şansıma sıçayım ki rüya da göremiyordum.
yemeği doyduğum için,
filmi sıkıldığım için,
kitabı gözüm yorulduğu için yarım bırakırdım.
seni ise; doymadan, öpemeden, koklayamadan, sıkılamadan..
o çok sevdiğim sabah görüntünü ve sesini hissemeden.
yarım kaldım daha hiçbirini yapamadan.
bütün olarak yaşıyordum oysa;
senin yerine düşünüyor, senin yerine yemek yiyor, senin yerine küfrediyordum.
her neyse.
bu ilişkiyi gibi,
sanırım bu şiirimsi şey de yarım kalacak.


böyle işte, neyse ben kitap okuyayım. o zaman düşünmüyorum biliyor musun onu fark ettim. düşünmemek istiyorum bir süre, tek istediğim bu.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

bir yanım deli, bir yanım 3 maymun

öncelikle eurovisiondan başlayalım sayın blog. bu boktan, hiçbir sike yaramayan yarışmaya mor ve ötesi gibi göt göbek göstermeden bir grup ile katıldığımız için gurur duyuyorum.

neredeyse bütün parçaları dinledim, yarı finalde elenen dj please take me away parçası dışında hiçbir parçanın bu parçadan iyi olduğunu düşünmüyordum, nitekim hala fikirlerimde kararlıyım. çıktılar, gayet güzel şovları ile mükemmel biçimde parçayı söylediler. ne yalan söyleyeyim, son nakarata başladıklarında sahne şovuyla beraber bende evde gayet detone bi tonla kendilerine eşlik ettim, o derece destekledim. 7.olması benim açımdan pek bir şey ifade etmiyor, sadece böyle güzel bir parçanın o abudik yarışmaya katılmasına biraz canım sıkıldı. ama biraz önce last.fm ‘deki yabancı mor ve ötesi beğenenlerinin mesajlarını görünce ondan da vazgeçtim.

aslında kızdığım nokta, konunun en başından beri müzik bilirkişisi gibi bıkbıkbık öten lavuklaraydı. beğenemeyebilirsin, benim beğenmemi ifade etmem gibi seninde beğenmeme hakkın var tabii ki ama bokunu çıkarmamak lazım. özetle, türk oldukları için değil gayet güzel müzik yaptıkları için mor ve ötesini buradan selamlıyor, tebrik ediyorum.

"benim yalnız ve güzel ülkem"

nuri bilge ceylan’ın ödülünden ziyade bu ödül konuşması bence kesinlikle burada yer alması gereken bir detaydı. es geçemedim, filmi en kısa sürede izlemek istiyorum. oscardan sonra 2. büyük bu film festivalinde 5. uzun metraj filminde ödül almış yönetmeni saygıyla selamlıyor, izledikten sonra film hakkında da yorum yapmak istiyorum.

evet blogcum, birazda güncel olaylara değinmek istedim. hayat ne güzel değil mi, deliler maymunlar falan?!

21 Mayıs 2008 Çarşamba

umut her daim yolcu

lan blog, ne göt adamsın ya. hani böyle bi kere de ben bir şey yazmadan sen iki kelam et. patron yok buralarda, bugün ben yazıyorum de.

neyse siktir et, aylar önce başladığım bazı konuların çıtlatmalarını artık net olarak anlatacağım blog. haziranın 16’sında işi bırakıyor ve çeşmeye taşınıyorum. elveda karşıyakadaki evim diyorum hunharca.

çok seviyordum ben bu evi ya, son 2 ay tek yaşadım bide burada. uranyum saçan ev arkadaşım da gitmişti, gayet güzeldi her şey. tekrar izmire döndüğümde (yakın zamanda değil ama) yine karşıyaka’da oturacağım, kesinlikle başka semtte oturmam!

ne diyordum, evet taşınma vakti geldi. iştende ayrılıyorum. hep söylerim anlık veya belli süre olarak çok sıkılsam da yinede çalıştığım işyerini seviyorum. zaten sevmesem şimdiye kadar çoktan gayet iş çıkışı bırakıp gitmiştim. ve benim gitmeme yakın anladığım kadarıyla uzun vadede şu an çalıştığım yer güzel şeyler yapacak. bilmiyorum, ben 1-2 ay sonra uğradıklarımda aynı sorunlarla ve durumlarla uğraşmasınlar yinede sevinirim.

sanırım ajanstan giderayak içimde ne varsa söylüyorum. yani önceden zaten böyleydim, sen şusun, bu budur, bu yanlış tadında aktarırdım hep. ama profesyonel iş hayatında bu maalesef olamıyor, belki de ben beceremiyordum. birisi bir şeye “bu olmamış” dediğinde artık 30 günün verdiği kısa süreden midir nedir hemen bütün konuları konuşmak istiyorum. sanırım böyle düzgün ifade edemedim örnekle açıklayayım;

+ hocam ne düşünüyosun? (3.göze ihtiyacım olduğu anlardan biri)
- beğenmedim, ermm bık bık bık (olmamıştan sonraki bütün cümleler hikaye)
+ e olmamışta, neyi beğenmedin? eleştiri yaparken olmamış diyip kesmek yerine şurası şöyle olsa daha iyi olmaz mı diye söylersen yapıcı olur. aksi halde benim için hiçbir anlamı yok.
- ee haklısın ?! aslında güzel ya ?!

aynen örnekteki gibi oldu diyebilirim. ama zaten normal hayatta, ilişkilerde de böyle değil midir? romantik bir ortamda hoşuna gitmeyen bir şey olduğunda ya da en basitinden biriyle öpüştüğünde baktın bir sorun var ve “olmuyor” demek mi çözümdür yoksa “böyle değil şöyle öpmene bayılıyorum” demek mi? doğru örnekliyorum di mi lan blog!

öğreneceğiz blog işte, aslında hep düşündüğüm bir şey var. üstteki konu gibi aslında hayatta ya da yaşamda ne kadar basit gereklilikler var. bunları yaparsan iş hayatı olsun, eş dost hayatı olsun ne kadar verimli amaca ulaşabiliyorsun. vaktinin fazladan kelimelerle öldürmüyor aksine anlatılmak ya da yapılmak istenene çabuk ulaşıyorsun. biz buna fast food gibi yaklaşmıyor, aksine seviyoruz. bende öyle, bende!

neyse yazının konusu çalıştığım yerdeki son günlerimdi, devam edeyim. şimdilik her şey güzel. umarım insanlar bazı tartışma anlarında nasıl olsa gidiyor, elleşmeyeyim modunda davranmıyordur bana. gerçi aslına bakarsanız, kendi bulunduğum ekibin dışında üst mercilerden (patronu bundan çıkartabilirim) pek bir şey beklemiyorum. şöyle ki;

bir art direktörümüz var ajansta blog. iyi güzel hoş, geçen gün hatta kendisiyle ilgili dumur edici bir detayda duydum, ama belden aşağı saldırmıyorum tamam. GSF mezunu, eyvallah. İstanbul ve izmirde belli ajanslarda çalışmış, deneyim edinmiş. buna da eyvallah. Fakat, fakat, fakat!

olmuyor olmuyor olmuyor. bir şeylere ben daha iyi bilirim gözüyle bakılan/bakan kişilerle iş yapılamıyor blog. bunu niye yazıyorum, yarın bir gün başıma aynı tür bir iş gelir ona göre davranır ya da ben ilerde böyle biri olmak istemem. zaten beceremem sanırım, ya da beceririm galiba. bi sn dağıtmadan devam edeyim: GSF mezunu olunca ya da belli bir başlık adı altında bir yerde çalışınca ne yazık ki her şeyi doğru bilmek olmuyor. hayır, bu kişiyle birebir asla bir sorunum olmadı ama gözlemlerim bu. yani biri işten anlamıyor ise anlamıyordur ya da standartlarda biriyse benim için öyledir, art direktör falan değildir.

bi bok anlamamış olabilirsin, ama bunu paylaşacak sektörde insan bulamadığım için sana anlatmak istedim. aldırma yani, geç bu konuyu. (boşaldım ve bırakıyorum diyeyim kabaca, kızma sen sakın)

-

şu sıralar çok güzel tasarımlar yaptığıma inanıyorum lan blog. böyle çeşmeye taşınıp farklı bir sektöre girmeyecek olsam bi süreliğine cv falan atardım oraya buraya. gerçi sektör bir süreliğine değişecek ama ben netten ve senden (yazı yazmaktan) kopamayacağım biliyorsun. bu yaz en azından gerçekten güzel işler yapıp portfolyomu güncel tutmak istiyorum. sonuçta benim sevdiğim meslek bu, aslında daha da fazlası. hepsini kendi işlerimde kullanıp göstermek istiyorum.

bundan kastım, aslında meslek olarak şu konuda şanslıyım. bir mimar olsam ve çizdiğim/tasarladığım şeylerin somut sonuçlarını göremem. trilyonlar yatırıp kendime otel yapayım diyeyim di mi? ama benim işimde bunu yapacağım. örneğin bir sürü şey biliyorum şu meret konusunda. fakat bunları değerlendirecek fırsatı bulamadım. şu an için sorun değil, örneğin reklamdan para kazandırırım mı diyorum, bunu kendim tekrar kazanıcam. ve önceki yaptığım gibi yap, işlet, büyüt ve sat şeklinde değil satmayarak yapacağım. en basit örnek bu.

neyse, umarım her şey iyi olur.

dipnot: yalan ya, bende kesin gizlilik sorunu var blog. bunu belki bi gün detaylı anlatırım sana, hala önemli şeyleri açıklamadım. plan ve projeleride öyle, sana da yüzeysel davrandım bu yazıda. öpüyorum yanaklarından,

umut soprano